Ana içeriğe geç
Rubelis
Rubelis
← Tüm yazılar

Hayırsızada'nın Sessizliği

Sabah tekne kalabalıktı. Sıradan bir gün değildi aslında — rüzgar vardı, deniz Marmara standartlarına göre bile o gün pek sakin sayılmazdı. Ama ben tekneye her bindiğimde, rota Sivriada'ya kırıldığı an, aynı şeyi yaşarım. Bir tür huzursuz saygı. Çünkü o ada, haritada göründüğünden çok daha ağır bir yer.

Adı resmi olarak hâlâ Sivriada. Ama İstanbullular ona bir asırdır başka bir isimle seslenir: Hayırsızada. Uğursuz Ada. Bu ismi taşıyan bir yer için "sadece bir dalış noktası" demek mümkün değil. Suya girmeden önce, kalabalık güvertede kendime bir köşe bulup denize baktım, ekipmanımı kontrol ederken bile aklım hep oradaydı — 1910 yazında, orada gerçekten ne olduğunda.

O yıl İstanbul'un sokakları köpek doluydu. Osmanlı başkentinde başıboş köpek popülasyonu yüzyıllardır şehrin bir parçasıydı; mahalleler kendi köpeklerine sahip çıkar, onları besler, bir tür şehir ekosistemi olarak kabul ederdi. Ama modernleşme rüzgârı bu manzarayı "medeni bir başkente yakışmayan" bir sorun olarak görmeye başlamıştı. Dönemin belediye yönetimi, batılı bir görünüm kaygısıyla, sokak köpeklerinden kurtulma kararı aldı. Katletmek yerine — ki bu bile o dönem tartışmalıydı — sürgün etmeyi seçtiler. Seksen bin köpek toplandı, kayıklara dolduruldu ve Marmara'nın ortasındaki bu çıplak, susuz, gölgesiz kayalık adaya bırakıldı.

Ne bir damla tatlı su, ne bir ağaç, ne sığınacak bir kovuk. Sadece taş, güneş ve birbirlerinden başka hiçbir şeyleri olmayan seksen bin hayvan.

İlk günler şehre kadar ulaşan sesler anlatılır tarihte — geceleri Kadıköy sahillerinden, hatta rüzgâr uygun estiğinde daha uzaklardan bile duyulan uzun, kesik kesik uluma sesleri. Sonra bu sesler azaldı. Sonra tamamen kesildi. Kaç gün sürdüğü kesin bilinmiyor; kimi kaynaklar bir haftadan, kimi on güne yakın bir süreden bahseder. Ama sonuç aynı: susuzluk, açlık ve güneş, o adayı kısa sürede bir hayatta kalma savaşına çevirdi. Köpekler birbirlerini yediler. Ve sonunda adada tek bir canlı kalmadı.

İstanbul bunu duydu. Ve bu, şehrin kolayca unutabileceği bir haber değildi. Öyle bir vicdan azabı çöktü ki halkın üzerine, adanın adı zamanla değişti. Sivriada resmi kayıtlarda kaldı ama gündelik dilde yerini "Hayırsızada"ya bıraktı — sanki toprağın kendisi bir suç ortağıymış, sanki taş bu olayı unutmasın diye bilinçli bir ceza verilmiş gibi. Bugün hâlâ, yüz on altı yıl sonra, o isim aynı ağırlıkla kullanılıyor.

Ben bunu bilerek, her seferinde yeniden düşünerek dalıyorum o suya. Ve bugün de öyle oldu.

***

Yanımda altı kişilik bir Open Water grubu vardı. Tekne dolu, ekipman her yerde, herkes birbirinin omzunun dibinde hazırlanıyordu — kalabalık bir sabahın bütün telaşıyla. Deniz de o gün pek yardımcı olmadı; dalga vardı, akıntı hissediliyordu, "cam gibi" denecek bir gün değildi kesinlikle. Ama Marmara standartlarına göre görüş yine de iyiydi — yedi, en fazla sekiz metre. Fazlası da değildi, azı da.

Grubu suya indirdik. Sekiz metre, on, on iki... Kalabalık bir grupla inerken her zaman farklı bir dikkat ister insan — sadece kendi nefesini değil, altı çift gözün, altı ayrı stresin, altı farklı deneyim seviyesinin ritmini de takip edersin. On üç metreye geldiğimizde kayalık bir sırt başladı — adanın su altındaki devamı gibi, sert, çıplak, üzerinde ne fazla yosun ne de canlı bir renk cümbüşü olan bir jeoloji. Tıpkı adanın kendisi gibi: sade, sert, hikâyesini saklayan.

Ve tam o çıkıntının gölgesinde, hareket etmeyen bir şey fark ettim.

İlk saniye gözüm ondan kaydı — çünkü kayanın bir parçası gibiydi. Rengi, dokusu, hatta üzerindeki küçük pürüzlerin dağılımı bile kayayla öyle uyumluydu ki, dalış eğitmeni gözüyle bile ilk bakışta ayırt edemedim. Sonra bir şey — belki solungaç hareketinin ritmi, belki gözündeki ufak bir parıltı — beni geri çevirdi. Büyük bir ada balığı. Sabırlı, sessiz, kayanın üzerine adeta yapışmış, kımıltısız, tam kamuflajın içinde.

Grubu işaretle durdurdum, herkesi sırayla, teker teker yaklaştırdım. Dalışta hız her zaman düşmandır — panik yaratan, canlıyı ürküten, suyu bulandıran şey aceleciliktir; bir Open Water öğrencisiyle bunu yönetmek çift kat dikkat ister. O kaçmadı. Ürkmedi. Altı çift finin oluşturduğu titreşimi hissetmiş olmalıydı ama tek bir kas kasılması bile göstermedi. Sadece durdu ve hepimizi izledi — sanki biz onun ortamına misafirdik, o da ev sahibiydi.

O anda, on üç metre derinlikte, o balığın gözlerine bakarken, aklıma tuhaf bir netlikle bir şey geldi. Bu balık şu anda tam olarak Rubelis Beyond'da aylardır anlatmaya çalıştığım şeyi yaşıyordu, hiçbir çaba göstermeden. Ne saldırgan, ne kaçak. Ne tehdit altında hissediyor ne de tehdit oluşturmaya çalışıyor. Sadece oradaydı — kendi ortamıyla o kadar uyumlu ki, güvenlik ayrı bir duygu olarak bile hissedilmiyordu, sadece varoluşun kendisiydi.

Bunu ona veren şey milyonlarca yıllık bir evrimdi elbette — kayanın parçası olmak onun için tehdit değil, sığınaktı; o zaten dünyanın bu köşesinde doğmuş, bu köşe için şekillenmişti. Biz dalgıçlar için mesele bambaşka. Biz suya doğuştan gelen bir güvenle girmeyiz. Nefes almayı bile yeniden öğrenmemiz gerekir orada — düzenli, kontrollü, panik alan açmayan bir nefes. Panik dediğimiz şey çoğu zaman gerçek bir tehlikeden değil, tanımadığın bir ortamda "buraya ait değilim" hissinden doğar. O ada balığı hiç sormamıştı kendine bu soruyu. Yanımdaki altı öğrenci ise, her biri kendi hızında, bu soruyu tam da o an yeniden cevaplamayı öğreniyordu.

Birkaç dakika onunla birlikte kaldık. Sonra sessizce, ona olan mesafemizi bozmadan grubu topladım ve uzaklaştık — çünkü bazı anlar müdahale edilmeden, sadece tanık olunarak bırakılmalı.

***

Yüzeye çıkarken, kalabalık teknenin gürültüsüne, herkesin heyecanla anlattığı ilk izlenimlere karışırken, aklım tekrar 1910'a döndü. O adanın altında, paletlerimin süzüldüğü bu suyun hemen üstünde, bir asır önce seksen bin canlının çığlığı yankılanmıştı. Bugün orası öyle kayıtsız ki, hiçbir şey olmamış gibi duruyor — dalgalı da olsa, kalabalık bir tekneyle de gelinse, sır aynı sırdır. Deniz unutmaz demek belki yanlış; deniz zaten hiçbir şeyi hatırlamak zorunda değil. Hatırlayan biziz. Taşıyan, isim değiştiren, "Hayırsızada" diyerek her seferinde o günü yeniden çağıran biziz.

Tekneye çıktığımızda herkes kendi heyecanını anlatıyordu — ilk kez otuza yakın bir grup dalışı bitirmiş olmanın gururu, ilk balık gözlemi, ilk gerçek akıntı deneyimi. Ben biraz geride durup sadece izledim. Çünkü onlar için bugün bir "ilk"ti; benim için ise, her Sivriada dalışında olduğu gibi, tarihin ağırlığıyla o balığın sakinliği arasında bir yerde asılı kalmış bir gündü.

Eve dönerken tek bir cümleyle özetledim kendi kendime o günü: deniz, en trajik hikâyeyle en öğretici dersi aynı anda, aynı suda taşıyabiliyor. Ve bazen bunu anlamak için on üç metre inip, kayanın üzerinde kımıltısız duran bir canlıya bakman yeterli oluyor.